Bir Ada Macerası: Bozcaada

Bozcaada’nın tatil yapılabilecek bir yer olduğunu çocukken bir arkadaşımın Ada’da yazlıklarının olduğunu söylemesiyle öğrenmiştim. 2000’lerin ortalarıydı, o zamanlar bunun yarısı kadar bile popüler değildi. En çok şaşırdığım şeyse Ata Demirer’le kapı komşusu olmaları ve onu ara sıra gördüğünü söylemesi olmuştu. O yaşlarda bir ünlüyle o kadar yakın olabilmek çok büyük bir olaydı benim için. Bir de o ünlü, sevdiğim bir komedyen olunca ekstra kıskanmıştım tabi.

Neyse, gel zaman git zaman arkadaşımla bağlarımız koptu. Bozcaada da benim için tarihin tozlu sayfalarındaki yerini aldı. Ta ki birkaç sene önce popülerleşip, gittiği yere yıkımı da götüren İstanbullu beyaz yaka kitlesini kendisine çekene kadar. O kitleden neyim eksikti, öyle değil mi!?

Geyikli'den Bozcaada Görünüşü

Özgürlüğün Peşinde

Kız arkadaşımla çıkacağımız ilk tatilimiz için 2 hafta öncesinden planları yaptık, rezervasyon işlerini hallettik ve takvim yapraklarından 30 Haziran’a tatil başlangıcı yazarak notlarımızı düştük.  

İstanbul’dan tek başıma çıktığım yol, Trakya’nın enfes ayçiçek tarlalarının yalnızlığın verdiği sıkıntıyı alıp götürmesiyle oldukça rahat geçti. 6 saatte Çanakkale’ye, kız arkadaşımı aldıktan sonra da Bozcaada feribot seferlerinin yapıldığı Geyikli İskelesi’ne takribi 1 saatte vardım.

Yarım saat süren feribot yolculuğunda oldukça meraklı ve heyecanlıydım. Çünkü bir Ada‘ya gidiyordum. Dört bir yanı masmavi sularla çevrili, tek bağlantının saat başı kalkan bir feribotla sağlandığı bir kara parçasına ayak basmanın verdiği bir heyecandı bu. Bozcaada’ya ayak bastığımda sanki özgürlüğüme kavuşacak, bağımsızlığımı ilan edecek gibi hissediyordum. Bu his, Ada’da kaldığım süre boyunca da hiç kaybolmadı.

Bozcaada-Geyikli Feribotu

Bozcaada

Ada’ya yaklaşırken ilk dikkatimi çeken şey bir kalenin olmasıydı. Küçücük bir adayı savunmak için bile kale inşa edilmiş. Demek ki eskiden de değerliymiş. Gerçi Çanakkale Boğazı’ndan çıktığınız anda karşınıza Bozcaada çıkıyor. Stratejik açıdan önemli. Acaba Gökçeada’da da var mı? Her neyse..

bozcaada kalesi

Feribottan indiğinizde sizi direkt Bozcaada’nın merkezi karşılıyor. Araç giriş çıkışının yasak olduğu bu yol, sadece feribot kullanacak araçların geçişi için kullanılıyor.

Otellerin çoğu merkez ve çevresinde. Ada’nın merkezi zaten küçük olduğundan her yere yürüyerek ulaşmak ve gezmek mümkün. Bizim kalacağımız otel merkezin biraz dışındaydı ama dediğim gibi yürüme mesafesindeydi. 

bozcaada merkezi

Ayazma Plajı

Feribottan iner inmez oteli aramaya koyulduk ve Google Maps‘in yardımıyla bulduk. Şansımıza otelin hemen önünde park yeri vardı, direkt park ettik. Şansımıza diyorum çünkü Ada’da park yeri bulmak, özellikle akşamları gerçekten sorun yaratabiliyor. Hemen ardından çantalarımızı küçücük ama bir o kadar da şirin odamıza bıraktık ve mayolarımızı giyip Ayazma Plajı’na doğru yola koyulduk.

bozcaada ayazma plajı

Ege Denizi’ne girmeyeli yaklaşık 5 yıl olmuştu ve 5 yıldır görmediğim bir dostumu görecekmişim gibi bir sevinç kaplamıştı içimi. Arabayı park edip plaja hızlı adımlarla yönelmem de bu tatlı heyecan yüzündendi. Havluları attıktan sonra kimine soğuk gelen ama bana bir dost sıcaklığıyla sarılan Ege’ye kendimi bırakmamla o heyecan, yavaş yavaş rahatlamaya bıraktı kendini. Kazancakis Zorba‘da “Ölmeden Ege Denizi’ni gezen insana ne mutlu” demişti. Ne doğru söylemiş ama..

bozcaada ayazma

Seneler sonra bulmuşum, öyle kolay kolay bırakır mıyım ama lütfen. Öğlen başladığımız deniz faslı güneşin batmaya yüz tuttuğu saatlere kadar sürdü. Karnımız acıktığında ise yol kenarındaki lokantalardan birine gidip yemeğimizi yedik. Koreli ve Vahit’in Yeri göze çarpan restoranlardan. Fiyatlar da bir tatil yerine göre oldukça uygun.

ayazma plajı

Şehrin Merkezine Yolculuk

Merkezden koylara doğru yapılan kısa yolculukların en zevk aldığım yanlarından biri üzüm bağlarının arasından geçmekti. Birkaç katlı evler ve yanlarında oldukça büyük bağ ve depolar. Şarap merakı olan biri değilim ancak ilk gün Ayazma’dan otele dönerken nedense o bağların bir gün şarap olacağını düşününce canım şarap çekmişti. 

bozcaada üzüm bağı

Otele vardığımızda hava kararmak üzereydi. Otelden çıkarken ise güneş gecenin içine doğru olan yolculuğuna çoktan başlamıştı. Kurt gibi açtık ama biraz merkezi dolanıp öyle yemek yemeye karar verdik. Cumartesi akşamı olması vesilesiyle her yer tıklım tıklımdı. 34 plakalar yine dolup taşırmıştı restoranları. 

bozcaada üzüm bağları

Renkli ara sokakları gezdikten sonra saatin de çok ilerlemiş olduğunu düşünerek esnaf lokantasına oturup hafif bir şeyler yedik. Çok sık yerleştirilmiş masalarda başkalarıyla dip dibe oturmak da pek ilgimi çekmedi açıkçası. Bu tercihimizde kalabalığın da rolü büyüktü.

Yemekten sonra gündüz geldiğimizde de oturduğumuz meşhur Çınaraltı’nda birer çay içtik. Ardından da hafif serin bir Bozcaada gecesinde otelimizin yolunu tuttuk. 


Gün Batımı Tepesi ve Rüzgar Gülleri

Kaldığımız otelin çalışanları çok ilgili ve güler yüzlüydüler. Sahipleri de otelin kendisi gibi tatlı ve şirin insanlardı. Otel dediğime bakmayın, iki-üç katlı evleri odalara ayırarak otel yapmışlar. Zaten şehrin içinde aksi bir şey yapmak mümkün değil.

Kendi yaptıkları 3 çeşit enfes reçel ve yine kendi mahsulleri olan muhteşem yeşil zeytinlerle(tok karnına 1 kilo çok rahat yerim, şimdi bile acıktım) bezenmiş kahvaltı sofrasından tıka basa doyup kalktıktan sonra tekrar yola koyulduk. 

Hedefimiz Ayazma dışında başka bir koya gitmekti. Çünkü Ada’da onlarca koy varken kısıtlı zamanımızda hep aynı yere gitmek doğru olmazdı. Ancak akşam için gün batımı tepesine gitme planımızın olması ve zamanlanmayı iyi yapamama ve yetişememe ihtimali bizi korkutup tekrar Ayazma’ya gitmemize neden oldu. Diğer koyları ertesi güne, yani son günümüze bıraktık.

gün batımı ve rüzgar gülleri

Deniz, kum, güneşe doyduktan sonra gün batımına iki saat kala otele dönüp üstümüzü başımızı değiştirdik. Sonra tekrar arabaya atlayıp gün batımı tepesine doğru yola çıktık. Yol bir yere kadar normal asfalttı ancak bir yerden sonra taşlı sert toprak yoldan ine çıka devam etmek zorunda kalıyorsunuz. Zor bir yol değil ama dikkatli olmak gerekiyor. Keza ufak bir dikkatsizlik kötü sonuçlara neden olabilir.

bozcaada gün batımı tepesi

Ve sonunda, batıma 45 dakika kala tepeye varıyoruz. Güneş hala etkili.. Arabayı uygun bir yere çekiyoruz. Bagajdan sandalyeler ve şarabı alıp oturmak için uygun bir yer arıyoruz ama orası da tıklım tıklım. Tamam abarttım, o kadar değil. Ama hatırı sayılır miktarda insan mevcut. Güzel bir yere sandalyelerimizi attıktan sonra sıra şaraba geliyor. Gündüz yola çıkmadan Talay’ın Merlot’sundan almıştık. Açması bize biraz zahmet veriyor ama kaçarı yok, açıyoruz.

Araba kullanacağımdan çok az içebiliyorum ama önümüzde uzanan manzarının tarifsiz güzelliği beni sarhoş etmeye yetiyor zaten. Gerçekten harikuladeydi. Bir yanınızda rüzgar gülleri sonsuzluğa çağrı yapar gibi durmaksızın dönüyor, bir yanda güneş kızıl tonlarına bürünüp denizde kayboluyor, öte yanda falezlerin yüzünden oluşan o uçurumun kenarında olma hissi farklı bir heyecan yaratıyor.. İyi ki yaşıyorum dedirten anlardan biriydi benim için.

bozcaada-polente-feneri

Fakat güneşi batırmamızla beraber ortalık yine hareketleniyor. Kendimi yine tüketim çılgınlığının tam kalbinde hissediyorum. Zombiler gibi tek bir noktaya odaklanıp onu bilinçsizce sonuna kadar tüketmiş, işini bitirdiği saniyede ise sanki hiç yaşanmamış gibi arkasını dönüp giden bir insan topluluğunun parçası oluyorum. Bu bana rahatsızlık veriyor. Anın tadına varmaktansa sanki bu aktiviteyi sırf yapmış olmak için yapmak, oradaydım diyebilmek için yapıyormuşuz düşüncesi doğuyor içime. Garipsiyorum. Belki de gereğinden fazla duyar kasıyorum, emin değilim.

bozcaada kalesi ve ay

Otele dönüp arabayı bırakıyoruz ve yine kurt gibi açız. Günlerden Pazar ve Cumartesi günkü kalabalığın yarısı bile yok merkezde. Tekrar huzurlu bir yer haline geliyor Bozcaada. Bu sefer evvelsi akşam gördüğümüz bir pizzacıya gidiyoruz. Grek salata eşliğinde harika iki pizzayı mideye indirdikten sonra biraz etrafta geziniyoruz. Son akşamımız, bir kafeye oturup birer bardak şarap eşliğinde aşkımızı tazeliyoruz.


Dönüş

Otelden çıkışımızı yaptıktan sonra ikinci güne bıraktığımız koylarda denize girme planımız için direksiyon başına geçiyorum. Ama kız arkadaşımın güneş yanığı olması nedeniyle gidip gitmeme konusunda şüphelerimiz var. Yine de çıkıyoruz yola. Akşam 6 feribotuna kadar zamanımız var çünkü.

Gittiğimiz koyların hiçbirinde şezlong ve şemsiye yok. Bu yüzden riske atmıyoruz ve bir dahaki sefere diyerek denize girmeme kararı veriyoruz. Uğradığımız koyların hiçbirinde şezlong ve şemsiye olmadığından gitme planınız varsa eğer kendi malzemenizi götürmenizi öneririm. Yine de koyların bu kadar bakir kalabilmesi beni mutlu etmedi değil.

bozcaada rum kilisesi

Merkeze dönüp Rum Mahallesi içinde gezinmeye başlıyoruz. Eski, küçük ama çok güzel evler. Ağzımızdan keşke buralarda yaşayabilseydik lafı eksik olmuyor gezerken. Vakit daralıyor, dönüş yaklaşıyor artık. Ama son bir işimiz kaldı yapılacak. Şarap.

bozcaada kilise

Bağcılık sayesinde Bozcaada kendi ekonomisini oluşturmuş. Karasakız ve Vasilaki Ada’nın kendisine özgü üzüm çeşitlerinden ikisi. Bağcılık ve şarapçılığın geçmişi antik çağlara kadar uzanıyor.

Merkezde tadım yapabileceğiniz ve Ada’da üretilen şarapları satın alabileceğiniz dükkanlar var. Ayrıca doğru zamanda giderseniz bağ bozum etkinliklerine de katılabilirsiniz. Biz tadım yapmadık ancak 2 farklı yerden şarap aldık. Biri Talay’ın Merlot’su diğeri Yunatçılar’ın Cabernet’si. Cabernet’yi içmedim ama Talay’ın şarabını oldukça beğendim. Corvus ve Ataol ise Ada’nın diğer iki şarap markası.

Alışveriş de bittiğine göre artık döneceğimiz gerçeğinin yarattığı üzüntüyle feribota binebiliriz. Yaşattığın duygular için çok teşekkür ederim Bozcaada. Güzel olan her şey bir gün biterdi ve yeni güzelliklerin tadına varabilmek adına bu tatilin de bitmesi gerekiyordu. Bir daha görüşmek dileğiyle.

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.