Amin Maalouf – Semerkant

 

Çok uzun zaman boyunca alınacaklar listesinde tuttuğum ancak bir türlü almak için sıra gelmeyen bir kitaptı Semerkant. Bir gün “tamam artık alacağım!” deyip alışveriş sitelerinde sörfe başladım fakat bu sörf, Amin Maalouf’un bayağı bir kitabı olduğunu öğrenmemle sekteye uğradı. Hepsinin tavsiye edilmesi ve methiyeler düzülmesi hangisini alacağıma dair bir kararsızlığın baş göstermesine sebep oldu. Kararsızlığı yenmenin en iyi yöntemine başvurup ilk seçimim olan Semerkant’a yönelmemle bu belirsizliğe son verdim. Kitabın evdeki ikinci okuyanı olarak(anneme selamlar) benim de kitabı bitirmemle beraber bu muhteşem serüvene ortak olmanın mutluluğu ve kitabın bitişinin hüznüyle hemen klavyeme sarılıp bu satırları yazmaya giriştim.

Semerkant

Semerkant’ın odak noktasında iki kişi ve bir nesne bulunmakta. Bunlar Ömer Hayyam, Benjamin O. Lesage ve Rubaiyat. Rubaiyat‘ın merkezinde, Ömer Hayyam’ın rubailerini nasıl yazdığını anlatıp, Benjamin O. Lesage’la da modern İran’a göz kırparak, 11. yy‘dan Titanik‘e kadar uzanan bir hikaye anlatıyor bizlere Amin Maalouf. İlk bakışta iki ayrı dünyanın nasıl ortak noktası olabilir ki soruları akla geliyor. Ancak Semerkant’ın kurgusunu o kadar başarılı ki, kitap bittiğinde bütün sorularınız cevaplanmış ve tatmin olmuş bir şekilde çeviriyorsunuz son sayfayı.

Amin Maalouf kitabını dört bölümden oluşacak biçimde tasarlamış olsa da ben iki bölüm olarak tanımlayacağım. Ömer Hayyam ekseninde geçen ilk iki bölüm ve anlatıcı konumunda bulunan Benjamin O. Lesage’ı dinlediğimiz son iki bölüm.

Burada şüphesiz Ömer Hayyam‘ın hayatının bir kesidine şahit olduğumuz ilk iki bölüm çok daha zevkli ve heyecanlı. Çünkü ne kadar yakınımızda olsa da bilmediğimiz bir tarih ve coğrafyayı tanımak; çoğunluğu kurgu olsa da bir kısmı yaşanmış olan olaylara ilk elden tanıklık etmek; siyaset, din, bilim, felsefe gibi konulara bolca değinilmesi gibi faktörler, Semerkant’ın ilk 171 sayfasını oldukça çekici kılıyor.

İkinci kısımda ise, Amerikalı genç Benjamin O. Lesage kendi kaleminden, Rubaiyat’ı odak noktasına alarak, 20. yy başlarındaki modern İran‘da kendi başından geçen olayları anlatıyor okuyucuya. İşin “tarih” kısmı sonlanıp biraz daha siyasi meseleler ön plana alındığından dolayı kitabın çekiciliği bir nebze olsa da azalıyor.

Karşılaştırmam sonucu ikinci bölüm kesinlikle ağır ve durağan olarak algılanmasın. Orada da hikayeyi devam ettiren ilginç olaylarla karşılaşıyoruz. Hatta hikayenin tamamlanması açısından önemli olaylara tanıklık ediyoruz. İran’ın modern halini bu sayede tanımak da ayrı bir güzel. Demek istediğim sadece Ömer Hayyam’ın hayatını okuduğumuz bölüm kadar etkileyici ve akıcı değil, o kadar.

Son Söz

İtiraf etmeliyim ki bu kadar güzel bir kitap beklemiyordum. Daha yoğun anlatımlı, ağır işleyen, anlaşılması zor bir romana hazırlamıştım kendimi. Ancak Hayyam’la başlayıp Titanik’le sonlanan maceramız çok akıcı ve bir o kadar da aydınlatıcı anlarla dolu. Kurguyla tarihin çok iyi harmanlandığı nadir kitaplardan biri Semerkant. Özellikle doğu kültürüne ilgi duyanların kesinlikle okuması gerekir diye düşünüyorum. Şahsen kitap sayesinde İran’a olan merakım birkaç kat daha arttı. Umarım geç olmadan bir gün gezme şansım olur.

Bir Cevap Yazın