Aldous Huxley – Cesur Yeni Dünya

 

Cesur Yeni Dünya’yı bundan yaklaşık 6-7 sene önce(lisedeyken) ilk kez okumuştum. Şimdi ise kitaplığımda okunmayı bekleyen onlarca kitap olmasına rağmen hem hafızamı tazelemek hem de gelecekte olması muhtemel olayların anlatıldığı İngiliz yapımı Black Mirror dizisine hazırlık amacıyla(kitabı okuduğum sıralarda 3. sezonun yayınlanmasına çok kısa bir süre kalmıştı) Cesur Yeni Dünya’yı kitaplığımın tozlu raflarından çıkarıp tekrar okudum. Hatırladığım kadarıyla lisedeyken bayağı bi’ beğenmiştim, tıpkı şimdi olduğu gibi.

Cesur Yeni Dünya

Aldous Huxley, toplumun sadece mutluluk ve istikrara odaklandığı, mükemmeli isteyen insanların bulunduğu bir evren yaratmış Cesur Yeni Dünya’da. Öncelikle burada insanlar doğmuyor veya doğrulmuyor. Bütün herkes planlı bir şekilde devlet kontrolündeki laboratuvarlarda üretiliyor. Üretilen bebekler ise topluma katılana kadar uykularında şartlandırılarak(Pavlov’un köpekleri misali) kendilerine çok önceden biçilmiş görevler ve tasarlanmış düşünceler, körpe beyinlerine bir nevi enjekte ediliyor. Bu sayede her birey ne yapıp ne yapmaması gerektiğini, ne düşünüp ne düşünmemesi gerektiğini bile önceden bilecek bir şekilde piyasaya sürülüyor.

Bu şartlandırmanın en temel üç kuralı “cemaat, özdeşlik, istikrar”dır. Cesur Yeni Dünya’da istikrarın ve huzurun sağlanması için yapılacak her şey mübahtır, sistemin bütün birimleri de bu amaç uğruna çalışır. Şartlandırmalara ters gelecek davranışlarda bulunmak, şartlandırmayı bozacak düşüncelere kapılmak kesinlikle yasaktır. Herkes herkes içindir ve herkes birbiriyle birlikte olabilir. Aşk denen bir kavramın olmaması ve sakıncalı bulunması da bu yüzdendir. Kitapta rastlayacağınız bu ve buna benzer onlarca şartlandırma tamamen toplum huzurunu ve insanın mutluluğunu sağlamak için uygulanmaktadır.

Toplum ve Sınıflar

Tek bir embriyodan, birbirine tıpatıp benzeten binlerce bebeğin aynı anda üretilmesinin büyük bir başarı sayıldığı bu dünyada toplum sınıflara ayrılmış durumda. En genel haliyle bu grupları mavi ve beyaz yaka altında toplayabiliriz. Toplumun en alt tabakasına hiçbir özgürlük verilmemiş iken seviye arttıkça bireylerin ihtiyaçları ve özgürlükleri değişim gösteriyor. Bunun nedenini de kitabın sonlarına doğru, düzenin en yetkili kişisi Mustafa Mond tarafından biz okuyucuya açıklanıyor.

Kitabın başkarakteri Bernard Marx ise beyaz yaka diyebileceğimiz ve yaratılan ütopyada “Alfa Artı” olarak anılan grubun içinde bulunmaktadır. Aynı toplum sınıfında bulunan arkadaşı Helmholtz Watson gibi Bernard da toplumun sakıncalı bulduğu ve şartlandırmaları ezip geçen düşüncelere sahiptir. Diğerlerinin aksine “insancıl” olarak duygularını öne çıkarması ve bir şeyler hissedebiliyor olması toplumdan da dışlanmasına sebep olmaktadır. Bernard’ın hayatı ise; insanların üretildiği değil, doğduğu, etrafı elektrikli tellerle çevrili ve Vahşi olarak adlandırılan insanların yaşadığı bir bölgeye seyahatiyle değişir. Burada tanıştığı ve daha sonra kendi dünyasına getirdiği John adlı karakterin yardımıyla da yeni dünyayla ilgili her şeyi öğreniyoruz. Bu dünyadan çıkarılacak sonuç ise okuyucuya ait.

Tanrı’yı istiyorum, şiir istiyorum, gerçek tehlike istiyorum, özgürlük istiyorum, iyilik istiyorum. Günah istiyorum.”
“Aslında,” dedi Mustafa Mond, “siz mutsuz olma hakkını istiyorsunuz.”
“Öyle olsun,” dedi Vahşi meydan okurcasına, “mutsuz olma hakkını istiyorum.”

Ütopya mı? Distopya mı?

Lisedeyken kitabın distopyaya daha yakın olduğunu düşünüyordum. Çünkü özgürlüklerin kısıtlandığı, kitapların hatta duyguların bile olmadığı bir insanlık bana bir anlam ifade etmiyordu. Mutluluk için bunlardan feragat edilebileceği bana pek gerçekçi gelmiyordu. Şimdi ise bu fikrim biraz daha ütopyaya evrilmiş durumda. Son derece düzenli hayatla, sınırsız seksle, uykudayken sizi tatile çıkarak bir hapla, sağlıklı ve yaşlanmayan bedenle ve aslında sadece mutluluğu amaçlayan bir sisteme tamamen hayır demek bence akılcı olmayan bir yaklaşım. Bir de şu açıdan düşünmenizi öneriyorum. Hiçbir savaşın olmadığı, hiçbir masum çocuğun ölmediği, masum insanların kanının akmadığı bir dünya. Televizyon karşısında keşke olmasa demek hepimiz için yapılacak en kolay şey. Kurgu da olsa Cesur Yeni Dünya gibi bir evrenin varolma ihtimalini tamamen reddetmek bana göre bu savaşları kabul etmek anlamına gelmekte. Olaya bu açıdan yaklaşınca kulağa çok hoş geliyor. Ancak duyguların ve düşüncelerin kati bir şekilde reddedilmesi benim için ayrı bir sorun teşkil ediyor. Bu yüzden diyorum ki; kitaba tek açıdan değil farklı açıdan yaklaşılıp ona göre bir kanıya varılmalı.

Kitabı okuduğum sıralarda tesadüfen izlediğim Gattaca filmi de buna benzer bir konuya sahip. İzlemenizi kesinlikle tavsiye ederim.

Eğer farklıysan, yalnızlığa mahkum oluyorsun. Yalnız olana acımasız davranıyolar.

Son Söz

Orwell’in 1984’ü ve muadili bir kitap okumak istiyorsanız kesinlikle kütüphanenizde bulunması gereken bir roman. İçinde bulunduğunuz toplumun değerlerini sorgulatan, üstüne kafa yoracağınız çok değerli bir kitap. Okuyun

 

Bir Cevap Yazın