Yaşanamayanlar Üzerine

İçinde bulunduğumuz koy yüksek tepelerle çevrili. Akşam olmak üzere. Güneş o tepelere doğru meylediyor. Daha ufka varmadan bizim için batacağının sinyallerini veriyor. Taşlarla bezenmiş sahile plaj şemsiyelerini dikip sandalyelerinde oturan üç dört grup insan gibi biz de sessizliği dinliyor, kısa bir anlığına da olsa dertlerimiz, tasalarımız, günlük telaşelerimizden sıyrılıp uzaklaşıyoruz. Hatıralarımızda yer edecek mutlu anılar oluşturuyoruz istemsiz.

O üç dört gruptan biri de iki çocuğuyla denize gelmiş çekirdek bir aile. Annenin başı kapalı. Anne daha çok 3-4 yaşlarındaki küçük çocukla ilgilenirken baba ise biraz daha büyük olanın denizde peşinden koşturuyor. Mutlu bir aile tablosu çiziliyor o gün o sahilde.

Hemen önümüzde de 3 kız 1 erkeğin olduğu, 30’larına merdiven dayamış, konuşmalarından beyaz yakalı oldukları anlaşılan bir başka grup var. Bir süreliğine de olsa stresli şehir hayatından uzaklaşmanın getirdiği rahatlıktan olsa gerek yaydıkları pozitif enerji sahildeki herkesi etkiliyor.

Güneşin tepenin ardına saklandığı, otele dönme vaktinin geldiği sinyalini veren alacakaranlığın çöktüğü o saatlerde gözlerim, beni bu satırları yazmaya iten o “kısa an”lardan birine tanıklık ediyor. Çocuğuyla ilgilenen annenin önümüzdeki gençlere çok içten gelen bir tebessümle ama gözlerinin içinden okunan o imrenme duygusuyla kısa süreliğine bakışı, saniyeden çok daha kısa süre içerisinde bende çok farklı düşünceler uyandırıyor.

Muhtemelen 20’lerinin başında evlenmiş, çevre baskısı veya kendi seçimleriyle erken denebilecek bir yaşta aile kurmuş olan, hayatının geldiği noktadan da “o an”a kadar mutlu olan o kadın, belki de o derin anlamlar taşıyan bakışlarıyla kendi yaşayamadıklarını düşünürken bana da kendi yaşayamadıklarımı düşündürüyor.

Türkiye’de ortalama bir muhafazakar aileden çıkan erkeğe biçilen rol hemen hemen belli olsa da çizilen sınırlar içerisinde istediği gibi hareket etme özgürlüğü her erkeğe tanınıyor. Bir kadın için ise aynı şeyleri söylemek mümkün değil maalesef. Toplumda bir üreme aracı olarak görülen, daha da kötüsü kendini de öyle tanımlayan kadının kendisine sunulanlar dışında hiçbir seçim özgürlüğü olmuyor. Erken evlilikler, hemen çocuk yapmalar derken kendini gerçekleştiremeyen kadın, anne olarak çocuklarına da bu düşünceleri aşılıyor. Dışarıdan bir müdahale olmadıkça da bu döngü bir türlü kırılamıyor.

Bahsettiğim sorunlar hepimizin bildiği, eğitim dışında başka bir çözüm yolu olmayan sorunlar. Ben yine “o an”a dönmek istiyorum. O kadının bakışlarında gördüğüm imrenme duygusunun bahsettiğim kısır döngüyü kıracak güce sahip olduğunu düşünüyorum. Art niyetli bir kıskançlıktan uzak, daha çok yaşanamayanlara duyulan özlemi barındıran o meraklı bakışların kendisi için olmasa bile çocukları için bir fark yaratacağına inanıyorum. İnanmak istiyorum.

Hepimiz seçimlerimizden ötürü belli yollara giriyoruz. Bazen seçmediğimiz yollarda yürümeye zorlanıyoruz. Her iki durumda da yürünen yoldan ziyade insanın içgüdüsel açgözlülüğünün getirdiği o bencillikle, hep alternatif yollar bizlere neler sunardı onları düşünüyoruz. Bunu düşünmek çok da doğal çünkü bizi biz yapan zaten o açgözlülük ve bencilliğimiz. Bunu kimisi o kadın gibi anlık olarak aklından geçiriyor, kimisi benim gibi tekrar et tuşuna basılmış bir müzik parçası dinlercesine sürekli zihninde yankılanmasına izin veriyor.

Yaşanamayanlar üzerine sıklıkla düşünürken kendimi kaderci yaklaşmaktan alıkoyamıyorum. Çünkü yapılabilecek yüzlerce seçim, alınabilecek binlerce karar var ve hepsi kendi içerisinden farklı varyasyonlara sahip. Bu kadar ihtimalin olduğu bir cendere içerisinde kontrolümüzde olmayan çok ufak bir değişkenin değişmesi bile hayatımızda dramatik etkiler yaratabilecekken, bir hedef belirleyip o doğrultuda koşmak bazen çok anlamsız geliyor. Bahsettiğim şey tabi ki her şeyi boş verip oluruna bırakmak değil. Veyahut çabalamaktan vazgeçmek değil. Öyle olsa yaşamanın bir manası kalmazdı. Nevrotik varoluşsal sancılar içerisinde kaybolup giderdi insan. Yine de bir noktadan sonra her şeyin anlamsızlaştığını unutmamak gerekiyor kanımca.

O gün o sahildeki annenin bakışları gerçekten imrenme mi içeriyordu yoksa ben Beyaz Türk kimliğimi öne çıkararak gereksiz anlamlar mı yükledim, olayın üzerinden 4 ay geçmesine rağmen, hala bilemiyorum. Belki kendi umutsuzluklarımı, mutsuzluklarımı, kıskançlıklarımı, yaşanamayanlarımı atfettim kadının masum bakışlarına. Önemli de değil çok fazla. Bir gerçek var ki mutluluk çoğu zaman kendini ve içinde bulunduğun durumu kabullenmekten, çoğu zaman da cehaletten geçiyor. Yaşanamayanları düşünmek dipsiz bir kuyuya taş atmaya benzese de yaşanabileceklerin hayali insanı ayakta tutmaya yetiyor. Bence daha da önemlisi, yaşayamadıklarımızı kabullenmek gerekiyor.

Tags:

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.